
Yaşam ne garip değil mi ..
Aynı anda birileri son nefesini verirken…
Birileri hayata ilk merhaba için nefes alıyor..
Kim bilir hangi yaşanmışlıkları öğrenecekler ..
Kim bilir hangi son nefes yerine devam edecekler..
Kim bilir..
Bildiğimiz anın keyfini çıkartarak yaşamak olduğu..
Anın keyfini bilerek yaşayacağımız bir gün diliyorum hepinize..
Hayat
Emre Aydın yeni dönem en sevdiğim rockcılardan bir tanesi...Daha önce pek konserini izlemiş biri olarak,sahne performansına hayran kalmıştım.Özellikle üniversite konserleri izlenmeye değer doğrusu.Önümüzdeki Mayıs ayında İstanbul'da 3 olmak üzere pek çok il de konser verecek.En az bir tanesine gitmek şart tabi.
Belki bir gün özlersin adlı parçasını daha albüm çıkmadan yüzlerce kez dinlemiş mest olmuştuk zamanında.Ne kadar da uzun zaman olmuş .) Defalarca dinlesen bile konserlerde avazın çıktığı kadar bağırarak haykırsan da, her seferinde başka bir duygunun kucağına atıyor onun sesi dinleyenlerini...Sanki o da sahne de her seferinde haykırıyor umutsuzca ya da umarak...
Yeni albüm için sanırım biraz daha bekleyeceğiz gibi geliyor bana...O zaman kadar eskileri dinlemeye devam...
Online sohbetlerim devam ediyor.Blogcu aleminin Bünyamin abisi ile birmilyonfikir için harika bir sohbet gerçekleştirdik.Politikadan güncel meselelere ,blog hayatından özel yaşamına kadar pek çok konuda samimi cevaplar aldım.Onur Orkun Kara'dan sonra Bünyamin Akkaya ile yaptığımız sohbeti yayınladım ama editlenmeyi bekleyen pek çok sohbet beni bekliyor...Bu işi çok mu sevdim nedir?Şimdilik gayet keyifli gidiyor açıkcası:)
Hadi bakalım daha okumadınız mı yoksa?

Pazartesi sendromunu fena halde yaşayanlardan biri olunca insan,bir yığın işi olsa bile masasının üzerinde, pek verimli çalışamıyor.Hele ki Reader'ını açıp şöyle bir haberlede karşılaşınca afakanlar davetsiz misafir gibi çıkageliyor.
Evet Hürriyet seyahat ekinde bir bir anlatmış ,Damak Çatlatan İlkbahar Duraklarını .Bir an önce fırsatını bulup kaçmalı bir yerlere bahar geçmeden diyorlar kısaca.Trakyadan İç Anadolu'ya uzanan,Karadeniz'den Ege'ye kadar pek çok durağın adresini bir bir sıralamışlar ki güzel de olmuş.
Yemek içmek bir yana baharın yetişemediğimiz hızından bir kaç güzel anı kalması için en azından hafta sonlarını değerlendirmek gerek.İki günlük harika haftasonu turları yapıyorlar bilirsiniz.Ben de işlerimi ayarlayıp bu haftasonu Ağva gitmeyi planladım.Öyle güzel bir yer ki bıraksınlar beni orada ömür boyu kalabilirim hiç düşünmeden ama ne mümkün?Şimdilik böyle haftasonlarıyla yetinebiliyoruz...
Uyku problemi olanların yani benim gibi az uyuyanların diyelim biz bu duruma,en çok yaşadığı sorunlardan biri de gözaltlarının şişmesi ve oraya yerleşen mor halkalardır.İster en iyi kapatıcı makyaj malzemesi kullanın ister başka türlü yöntemler deneyin sonuç bir türlü değişmez.Uzun zamandır uyku problemi dışında kalan nedenlerini araştırıyorum,hastane de bu mevzu yüzünden başını şişirmediğim doktor kalmadı ancak tamamen sorunu geçiren pek bir şey elde edemedim özellikle göz altı morlukları için.Bir de dönem dönem azalıp hatta yok olmasının yanında,bazı zamanlarda sağlıksal faaliyetlere dikkat ettiğim halde daha yoğun morluklar olması...
Kronikleşmiş morlukların en önemli nedenlerinden biri bu bölgedeki ince kılcal damarlarla ilgili sorunlar ,dönemsel olanların nedeni ise yorgunluk,uykusuzluk,hastalık gibi etkenler.İşte tam da bu yüzden dönemsel olanları dert etmeye gerek yok çünkü sorunu çözdüğünüzde otamatik olarak morluklarda geçiyor.Yorucu iş ortamından uzaklaşıp biraz tatil yapmak gibi.
Ancak benim gibi açık tenli iseniz ve kılcal damar probleminizde varsa ömür boyu mor halkalarınızla yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
Bu mevzudan neden bahsettiğime gelince,belki farklı bir şey bilen rastgelir de yeni bir şey söyler ve bu çok "önemli "derdimize bir çare olur...:)

Dökülmüş yaprakların kırgınlığı
Güneşli bir öğleden sonrayı ikiye böler...
Önce
Renklerin solgunluğu yansır ayrık otlarına
Gökyüzü ceketini çıkarır sıkıntı ile
Ufuk çizgisi düğmelerini çözer
Akrep mahmurlu gözlerini kısar
Ağaçların dinginliğinden feyz alır kuşlar...
Sonra
Rüzgar en masum tavrını takınır
Kısılmış gözlerine şevkat yansır toprağın
Bulutlar eteklerini toplar
Mavi sulara yıldılar düşer yolcuların gözlerinden...
Ve sen sadece seyredersin
Bir cümle söyle aklından,kalçandan yahut nerene güveniyorsan uydurduğun sonra koca koca yılların siyasetçileri ta ki Başbakan'a kadar herkes, herkes kale alsın cevap versin.Ohhh ne güzel valla...Sonra da kahretsin ne kadar da ciddiye alınıyorum diye,pöhh pöhhh pöhlenerek dolan etrafta,mesela iş tekliflerinden iki kat para falan iste o derece yani...
Bakmayın siz belki ben kötü niyetliyimdir belki de bu tip insanlar çok ama çok ülkelerini seviyolardır ve muhtemelen içlerinden "Ülkemi çok seviyorum ah şu içindeki insancıklar da olmasa" filan diyebiliyorlardır ki derler.Bunu da iddia edebilirim.Ettim bile...
Şahsen benim bu ülke için hiç umudum yok artık.Kendine özel özgürlük isteyenlerden tutunda,eş-dost akaraba mevzularının suyunun çıkarılmasına kadar herşeyin cılkı çıktı artık.
Eş-dost-akraba üçgeninden söz açmışken geçenlerde bir fatura gördüm bu grupların dahil olduğu kesim tarafından devlete kesilmiş, o kadar matematik bilgime rağmen ben sıfırlarını sayamadım.Durum o derece yani...Anlayın artık gerisi açık açık yazamıyorum malum işimden dolayı...
Bir de başka bir kesim var ki onlar daha bir akıllara ziyan,evine gelen temizlikçinin kapalı olmasını özgürlük zannederken,bir kısmı ise o temizlikçinin okula gitmesinin en büyük tehlike olduğunu düşünüyor.Çünkü zaten sadece ayak takımlarına ait olanlar orda kalmalıdırlar.Ayak takımları da zaten ayak seviyesindeki işlerle uğraşmalıdırlar.Topuktan yukarı çıkamazsın kızım haddini bil...Bir de bu kesimin çözemediği bir sorunsal var ki,çucuğunu askere gönderen kadın kapalı olunca tehdit olmuyor ama bu kadın kamu görevlisi olunca tehdit oluyor...Tehdit neye göre belirleniyor bilen biri var ise açıklasın bir zahmet...
Her neyse konu dağıldı.Ne diyorduk?Haddini bilmeyenlerle,haddini bilmeyenlerlere hadlerini bildirmeye hazır ve nazır gönüllüler peydah oluyor ya ortalıkta üç-beş tane ifrit oluyorum.Kardeşim herkes söylesin fikrini işte,döksün eteğindeki taşı rahatlasın.Benim takıldığım evet bu,kesinlikle bu...Hani çıkıp dese ise ayak takımından rahatsız olan şahsiyet "hay ağzıma tüküreyim" yerine şöyle okkalı bir "Size ne sorduk mu" diye işte o zaman belki biraz daha samimi dururdu.
Edit:Yazıyı o günlerde yazmış yayınlamaya unutmuş olan ben silmeye kıyamadı şimdi.....
Birmilyonfikir.com sevgili HasanC. 'nin bir projesi olmakla birlikte bloglarından veya yazılarından tanıdığımız pek çok ismin bir araya gelmesi ile oluşmuş bir topluluk.Pek çok değerli ismin yazılarıyla yer aldığı bu projede onlarca fikir aynı anda servis ediliyor.Kimi zaman köşe yazısı kıvamında yazan,kimi zaman akıllarının bir köşesinde kalmış bir anıyı paylaşan pek çok değerli ismi ilk günden beri takip etmek bana büyük keyif verdi.
Ve şimdi aralarına ben de katıldım.Hem de "Online Sohbetler" başlığı altında.Bloglarından tanıdığımız veya tanımadığımız pek çok isimle söyleşiler yapmayı planlıyorum.İnanılmaz keyifli bir iş bu.Sanırım ne iş olursa olsun bu heyecanı kaybetmemek bana iyi geliyor.
Ve en ilk güzel haber.E-dergi olan enkoyu.com ve enkoyu.net 'ten tanıdığımız namı-diğer Kara yani Onur Orkun Kara ile nefis bir söyleşiye imza attık.Onunla sohbet başlı başına bir keyif olmasına rağmen ilk söyleşimde beni yalnız bırakmaması ve verdiği samimi cevapları için bir kez daha teşekkürler ediyorum.
Hadi bakalım sıra kimde acaba?
Benim yaşımdan bir kaç kat daha yaşlı olan asmanın gölgelendirdiği çardak da oturuyoruz.Yüzümüze vuran erguvan ağaçlarının rengi bile bizi neşelendirmeye yetmiyor.Sanırım bir saattir hiç ses çıkartmadan,arada bir iç geçirerek ,sakince etrafı seyrediyoruz.Daha Mayıs ortası olmasına rağmen hava öyle sıcak ki dilim damağıma yapışıyor sanki "Bir şeyler içsek" diyorum gönülsüzce.Başını hiç çevirmeden,fısıldar gibi "Soğuk su çıkar buzluktan içine de biraz taze nane,bir kaç dilimde limon at,benimkini küçük bardağa koy" diyor.Zihnim kısa bir bakış atıyor babaannemin en kibar hallerinden bir görüntüye,içim sıkılıyor merakımdan,canını sıkan onu huysuzlaştıran her ne ise öğrenmek için, istediği herşeyi yapabilirdim şu an ama bana bu tavrı sergilerken hiç bir şey sormaya cesaret edemiyordum.
Sanki bir ses çıkarsam ortalık alt üst olacakmışcasına bir tedirginlikle yerimden kalktım,ev kapısından geçip ,mutfağa yöneldim.Mutfak eşyaları gelişi güzel yerleştirilmiş,alışveriş poşetleri içindekilerle birlikte sebzeliklere konulmuştu,içimdeki ses bir şeylerin ters gittiğine yemin edebilirdi çünkü bu babaannemim mutfağı olamazdı.Bu çok dikkatlice bakılmadıkça göze batmayan dağınıklık bile ona ait değildi.Bir an önce bahçeye geri dönebilmek için alalacele bardaklara suları doldurup,içine de tam isteği gibi bir dilim limon atıp ,nane yapraklarını da koyar koymaz telaş içinde geri döndüm.
Yüzündeki ifade de herhangi bir değişiklik yoktu.Sakin sakin etrafını izliyordu,ne bir dalgınlık belirtisi ne de bir şey düşünüyormuş bakışı, yirmi yılımı onun dizlerinde geçirmiş torunu olan ben ,yüzüne düşen her gölgeyi,göz bebeklerine dolan her sevincin işaretini ezbere bilirdim.Velhasıl şimdi hiçbir anlam yoktu bakışlarında.Çözemediğim her dakika içim içimi yiyordu.
Kendimle konuşmaktan sıkılıp ortaya bir soru cümlesi attım."Babanne akşama ne pişirceksin bana, canım neler çekti bir bilsen yolda gelirken,hala eskisi gibi güzel yemek yapabiliyormusun?" Cümlemi bitimeden pişman olmuştum."Bu nasıl bir densizlik,nasıl bir vurdum duymazlıktı böyle,hem ne kadar ya yüzsüzdüm,dalga geçer gibi yemekten içmekten bahsediyodum oysa apaçık ortada ki canını sıkkındı,hem eskisi ne demekdi ki,yaşlanmış olabilir ama o hünerli elleri benim gibi 10 tanesini cebinden çıkarmazmıydı,biraz bulgur biraz patetes ile yaptığı yemekler dillere destan olmamış mıydı?"diye bir kaç saniye içinde onlarca cümle geçti içimden.
"Ne pişireyim" diye sorarken bana dönüyor,bakışlarımız nihayet karşılaşıyor birbiriyle,gözlerinden bir ışık süzmesi geçip gidiyor sanki bir an.Yanlış bir laf etmişim ve alınmış gibi ellerini bardağa uzatıp,sakince suyundan yudumluyor.Bir kez daha farkediyorum ki omuzları öyle küçülmüş ki;ufacık kalmışlar heybetli bedenini dik tutmaya yarayan omuzları küçücük kalmış...İçime bir kor gibi düşüyor tekrar,babaannem çok yaşlanmıştı artık,ne kadar görmezden gelsek,farketmemiş gibi davransak da yıllar geçip gidiyordu,üstelik son yıllarda ne kadar da çok yalnız bırakmıştık onu.
Düşünmeye ara verip tekrar bakıyorum gözlerine zaten ne zaman onunla yanyana gelsem içim susmaz olur,bir kuş cıvıltısı gibi kelimeler geçer her yanımdan."Hadi seni dışarı çıkarayım biraz,önce dolaşır sonra da yemek yeriz,olmaz mı? Hadi ama kırma beni"
"Haklısın öyle meşgulsünüz ki hepiniz de! vakit bulmuşken değerlendirmeli" Topu topu bir cümle kuruyor ama beni bin yerimden acıtıyor o an.Gözlerim dolu dolu bakıyorum yere,vefasız demiyor bana ama ben öyleyim o an biliyorum,hayırsız demiyor belki ama hayır nedir lügatımda yok o an,bakışlarım neye döneceğini bilemediğinden ayaklarına çarpıp geçiyor bir an,bileklerinin derileri öyle kırışmış ki,utanıyorum hem de çok ,ah yer yarılsada içine girseydim çünkü haklı,hem de hiç savunma cümlesi kurmaya gerek kalmayacasına haklı.O bütün ömrü boyunca bizi sevmekten,kollamaktan,öğretmekten yorulmayan, pamuk şekeri kıvamında babaanne...
Aniden ayağa kalkıp "Ben anlamam ,hadi ! bak biraz dan hava kararıcak,fazla süslenme,akşam sefası müptelalarıyla uğraşamayacağım ona göre"deyip ellerinden tutarak zorla ayağa kaldırıyorum,konu değiştirmekteki usta manevralarımdan biri ile karşılaştığını anlayınca direnmeden,eve doğru yürümeye başlıyor.
Arkasından bakarken tekrar gözlerim doluyor,sanki bir devrin arkasından bakıyormuş gibi,gözlerim bahçedeki agaçlara takılınca kederim,pişmanlığım biraz dağılır gibi oluyor,çocuk yıllarım gelip sarmalıyor uzun kollarıyla beni.Bu bahçe benim hayatımın 20 yılının tanığıydı ,her gün okula gittiğim bu taştan yol,yazları dallarına tırmanıp meyve topladığım ağaçlar,arkadaşlarla toplanıp gölgesinde hayaller kurduğum sarmaşık,hepsinin hakkı vardı üzerimde.
Birden sıçradım"Hadi gitmiyor muyuz?" dediğinde ,anılardan sıyrılıp ,gözlerimdeki şaşkınlığa eşlik eden kahkahama engel olamadım."Babaanne sana çok süslenme demiştim,Allahım bu nasıl bir güzelliktir."Erguvan renkli elbisesini giymiş,üzerinde mor sümbüllerin birbirine sarıldığı bir eşarp örtmüş,eline defalarca yalvar yakar istediğim ama bir türlü elde edemediğim 50'li yıllardan kalma şık çantasını almış,düz topuksuz ama benim bir karış topuklu ayakkabılarımın yarış bile edemeyeceği zariflikte bir ayakkabı giymişti.Nasıl zarif,nasıl hoş bir hanım dı anlatılmaz izlenirdi...
Tam bahçeden çıkmak üzere iken "Babaanne seneye bir kaç tane daha erguvan dikelim olmaz mı,hem sana hem bahçeye çok yakışıyorlar" dedim."Ben seneye erguvanların açtığını görür müyüm bilmem"dedi...Elimi kapıya sıkıştırıp ,küçük bir çığlık atıp ,tam da uygun bir bahane bulmuşcasına ağlamaya başlıyorum.Bir yandan da" daha çok erguvanlar açaçak babaanne biz seninle altlarında gölgelenirken "diyorum.Saatlerdir çözemediğim hüznün sebebini bu kadar geç anladığım için ağlıyorum biraz da içime içime ,çantasından çıkardığı mendili uzatınca susmam gerektiğini anlayıp ,kapıyı kapatıyorum.Bir şey yokmuş gibi yürümeye başlıyorum içime akan gözyaşlarım nehirler gibi çağlarken.
O günden sonra neredeyse her haftasonunu beraber geçirdik.Kimi zaman gözlerinin içi güldü ,kimi zaman yine gelip yerleşti gözlerine o keder ama hiç yaş düşmedi güzel kirpiklerine.Belki o da benim gibi içine akıtıyordu dilsiz gözyaşlarını,bilmiyorum.
Sen derdi yansımamsın benim o yüzden şimdi yanımda sadece sen varsın...Kendi aksiliğini benimle özdeşleştirmek istercesine...Ona benzediğim doğruydu, hep ona öykündüm büyürken,onun gibi güçlü olmaktı çoğu zaman tek amacım ve çoğu zaman tek hayranı olduğum figürdü, hayal yolumdaki uzun metrajlı filmimde.
Şimdi gözlerinin yansıması olmadan sarmaşık ışıkları altında bu satırları yazıyorum.Onun nefesi olmadan bu bahçe ne kadar da renksiz görünüyor gözüme oysa bu mevsim en tatlı zamanlardır.Akşamüstü rehaveti çörekleniyor yine içime,oysa soğuk limonlu,taze naneli bir bardak su içsem iyi gecelecek biliyorum.Gözlerim gökyüzünde takılıp kalıyor...
Bu sene erguvanlar babaannemsiz açıyor....

Metallica Konseri
Tarih: 27 Temmuz 2008
Yer: Ali Sami Yen Stadyumu
Saat :21:00
Uzun zamandır konuşulan,bir gelecekler bir gelmeyecekler söylentilerinden sonra nihayet tarih belli oldu ve en önden olmasada (ki sahne önü bilet fiyatı 350 ytl) kıyısından köşesinde bir şekilde mest olacağım konserdir efendim.Metallica 'dan önce Pentagram'ında sahne alacağını öğrenmek daha da keyifli hale getirdi bu haberi.

Bir rüzgar eser gözlerinin arasından,
sen gelip geçenlere baktığında....
Nerde olursan ol,
sırtını sıvazlayan parmaklarım üşür...
Kırgın kiremitli evlerde yaşıyor zannedersin
küçük dünyaları,
Başı bozulmuş sevdaların çıktığı
engebeli yollarda,
çakıl taşlarına dolanır ayakların...
Göçebe mevsimler,
tenini hırpalar...
Özenle taradığın saçlarının arasına
taktığın çiçekler gibidir kaderin...
Kulaklarına yakın ,
ses tellerinden uzak...
Heybende taşıdığın kelimeler
yeter mi yaşadığın masallara,
gün gelir kahramını olursan
hiç bir şeyin....
Kiraz çiçekleri çoktan açtı.Henüz görmediniz mi?Çok şey kaçırıyorsunuz hiç farkında değil misiniz?Japonların Nisan ayı boyunda Kiraz Çiçeklerini İzleme gibi bir gelenekleri bile var.Bir aylık bu seyri kaçırmak istemeyen Japonlar hem piknik yapıp hem de özel olarak yetiştirilen pembe kiraz çiçeklerinin doyumsuz seyrini yaşıyorlar.
Aslında kirazın anavatanı Giresun olarak bilinsede Japonya'nın kirazlara olan bu özel ilgisinden dolayı ve hakkettiği değeri verip hem baharın hem de barışın simgesi haline gitirmelerinde dolayı,bu şenlikler zamanında yüzbinlerce insan Japonya'ya akın ediyor.
İnsanların seyretmeye doyamadığı kadar var, ruh yıkanması gibi ,serin bir rüzgar,tatlı bir iç geçirmesi,pembe bir düş gibi...

Sarılmanın tarihi oynaşmaktan daha eskidir bence.Sarılmak ihtiyaçtır belki de en kırgın zamanlarımızda...Sarılmak kurulamayan cümlelerin vücud diline dökülmesidir çoğu zaman...Sarılmak ,korunmak belki kollanma isteğinin yansımasıdır.Belki de sana güveniyorum demek için gizli bir şifredir.Kimi zaman sığınma,kimi zaman sığındırma halidir.İnsan sevdiklerinin gövdesinde çok şey aramaz esasen bilir ki tanıdık bir limandır kollarını açıp sırtını sıvazlayan eller.İnsan sevdiklerinden ayrı olduğunda en çok da omuz ile boyun arasında kalan o boşluğu özlüyor,alnını dayayıp nefesini tutmak ,gözlerini bir kaç saniyeliğine de olsa kapamak ve hiç bir şey düşünmemek.
Murathan Mungan'ın Kadından Kentler kitabı 10 Nisan 2008 de kitapçılarda yerini aldı.Murathan Mungan gibi yazarları sıkı takip ediyorum,yeni kitapları,röportajları,haberleri ve haklarında yayınlanan ve yayınlanmayan pek şeyi.Bu kadar üretken bir yazarın aldığı nefes bile merak ediliyor aslında...Kadından Kentler kitabınıda bir süredir bekliyordum ve nihayet edinip dün gece bitirdim.16 kentte geçen 16 kadın hikayesini anlatan Mungan yine nefis öykülere imzaatmış.İzmir,Adana,İstanbul,Trabzon,Bursa,Samsun,Sinop,Ankara,Amasya,Afyon,Kırşehir,Mersin,Kayseri,Erzurum hepsinin bir kadını yahut her kentin bir kadını var...İnsan hayatının merkezinde olan kentler belki de bilmeden yazgımızı nasıl da etkiliyorlar.Çoğu zaman görmezden geldiğimiz,günlük hayatın karmaşasında kaybolup giden pek çok karakter ,bu kitapta karşınıza çıkıyor.Okumak ve yaşadığınız kente kadınlara bir kez daha bakmak gerekir.Bu arada Murathan Mungan 2010 yılına kadar şiir kitabı çıkarmayı düşünmüyormuş ancak ard arda pek çok kitabının çıkacağı haberleri var.
Kitapta 16 öyküden en çok takılıp kaldığım Kırşehir'in kadını olan "Hayat Hanım" .Belki adı gibi hayat dolu olduğundan ya da bol bol attığı kahkahalarından olsa gerek .

Bir öykü yazmak istiyorum,
zaman zaman...
Bir rüyaya benzesin,
hiç konuşulmasın,
fulu görüntüler olsun ara ara,
dalıp gitmeler eşlik etsin
bakışların buluştuğu sahnelere...
Hiç bir anın kötü sonu olmasın,
güzel olsun,
iyi olsun,
sıradan bir hayatın
konu edilmemiş yalnızlıklarından dem vursun...
Ama sıcak ta olsun biraz...
Takvimlerden haberi olmasın sonra
zalim bir ayna yer almasın hiçbir sahnede,
su gibi duru olsun eller,
beklemeler senelerden almasın intikamını,
hayırlı sabahlara uyansın
gözler,
yürek huzurla dolsun mesela...
Bir öykü yazmak istiyorum
zaman zaman
zamanın dışında olan
zamanın etrafında dolaşmayan
ama ....
Bir öykü yazmak istiyorum,
sıcak olan ama akmayan,
soğuk olan ama buz kesmeyen
hararetli ama yakmayan,
sakin ama mırıldanmayan...
Kimbilir belki bir gün yazarım....
Bu albüm nasıl anlatılabilir ki?Mercan Dede'nin Mevlana için yaptığı bu özel albüm ne de çok övgüyü hak ediyor.İlk çıktığı günlerde dinlemeye doyamamıştım.Mercan Dede'nin resmi web sitesindeki haberi görünce bir kez daha bu sufi dostun nasılda gönlünün hakettiği yere geldiğini düşündüm.Avrupa Dünya Müziği listelerinde 1. sıraya yükselmiş diğer albümlerinde olduğu gibi.
Ney üflemeye başladığı ilk yılları anlatırken dinlemiştim bir keresinde.İnşaattan bulduğu bir boru parçasına,müzik aletleri satan bir mağazanın vitrinindeki Ney'e bakarak delikler açıp başlamıştı.Nerden nereye diyerek anlattığı öykü aslında onun bir hayalin geçeğe dönüşebildiğinin kanıtıydı.Samimiyeti,içselleştirdiği gülümsemesi,neye üflediğinde çıkardığı tınılardaki bütünlüğü hepsi ama hepsine tanık olmak benim vazgeçilmezim olmuş gibi biraz da.Anlatmaktan öte yaşadığını hissediyorsunuz her parçasında.Albümü hediye ettiğim bütün arkadaşlarımın zamanla ondan vazgeçemediğini gördükçe ,onun hakkında düşündüklerimin ,ona verdiğim önemin ne kadar yerinde olduğunu anlıyorum.
Seyahatname ile başlayan yolculuğu ;Nar,Su ve Nefes albümlerinin ardından 800 ile devam eden Mercan Dede "Gerçek aşığın dergahı gönüldür" deyişiyle nasıl da özdeşleşiyor.
"Denizciler dümenin kontrolünü almak için kavga etmektedir.Ama bilmiyorlardır ki gerçek kaptan,havayı,mevsimleri,göğü,yıldızları,rüzgarları ve daha bir çok şeyi bilen,gemiyi bunlarla yürüten kişidir.Bu özelliklere sahip olmadan başa geçen adamlar,gemiyi yürütme,baş olma sanatının eğitimle,görgüyle edinilebileceğine bir türlü inanmazlar."
Platon
John Adair'e ait Kışkırtıcı Liderlik adlı bir kitabı okumaktayım şu sıralarda.Liderlik üzerine yazılmış en detaylı kitaplardan biri olduğu kesin.Kitabın zengin içeriği sayesinde pek çok ilginç bilgiyi okuyabiliyoruz.Tarihsel gelişmelerle birlikte enfanevi liderleri inceleyen kitapta yer yer tarihe adını yazdırmış liderlerin öyküleri ışında pek çok gerçeği daha iyi değerlendirmek mümkün.Yalnız kişisel gelişim kategorisinde olan bütün kitaplar gibi ,okuyucuyu gaza getirmek için elinden geleni yapıyor yazar.
İncelediği liderler arasında benim en dikkatimi çeken lider "Büyük İskender"Karizma ve zekanın bir araya geldiği çok özel liderlerden biri.Kitabın pek çok yerinde lider olmakla yönetici olmak arasındaki farklar inceleniyor.Bu iki terimi birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri otorite kurma yolunda atılan adımların farklılığı.Lider olmanın aslında ne kadar da farklı bir yetenek gerektirdiğini bir kez daha yineliyor yazar.Okumasına gelince son derece keyifli olduğu söylenebilir çünkü gayet muntazam bölümlere ayrılmış her konu ve lider.
Mayıs 2007-Yıldız Parkı
Biraz kararsız bir bahar yaşıyoruz bu sene.Bazen pırıl pırıl güneşli bir sabahe açmışken gözlerimizi daha evden çıkmadan bulutlanıveriyor ortalık.Ben Nisanın bu şekilde devam edeceğini ancak Mayıs ayında hani şu bahar dedik mi aklımıza gelen,ne üşüdüğümüz ne de terlediğimiz,güneşli öğleden sonraları uzun yürüyüşlere çıkabileceğimiz günler olsun istiyorum.
En sevdiğim mevsim İlkbahar olduğundan belki de bu kadar çok şey bekliyorum ama insanın İlkbaharı sevmesi için öyle çok neden var ki;
*Yenilenme,silkinme şöyle bir kendine gelmek için en iyi zamanlamadır çünkü bütün kış uyuyan doğanında uyanma vaktidir.
*Diyet yapmak için yine en iyi zamanlardan biridir.Kışın alınan kilolaların denize girme vakti gelmeden verebilecek kadar zamanımız vardır.
*Spor yapılabilecek en rahat havalardır.Uzun yürüyüşlere çıkmak,koşmak ve açık hava sporları yapmaktan hoşlananlar için,kışın spor salonlarından yazın ise sıcaktan dolayı aşırı terleyenler ve bu durum yüzünden spor yapmayanlar için dediğim gibi tam zamanıdır kasları çalıştırmanın.
*Ne çok ince ne de çok kalın giyinmek zorunda kalmazsınız.En güzeli de bu sanırım.Yazın çok sıcaklarda,kışın ise çok soğuklarda ne giyeceğine karar vermek başlı başına bir meseledir bilirsiniz.
*Doğa canlanıyor dedik , diğer canlılar da durur mu!Kediler ,köpekler ve pek çok hayvancığın aşklarına tanık olabiliriz.Arada sırada sıkıldıkça balkonuma gelen bir sokak kedim var.Henüz kendisi ile pek haşır neşir olamasakta,balkona koyduğum suya ve yiyeceğe pek hayır demiyor,bu aralar düzenli beslendiğinden olsa gerek sabaha kadar mırıltılarını dinlettiriyor bana teşekkür etmek için.
*Karşımıza beyaz atlı prensimizin çıkma ihtimali olasılığını giderek daha çok düşünmeye başlarız.Ayak seslerine kulak kesiliriz,kaçan bakışlarını yakalamaya çalışırız vs.İlkbahar belki biraz da aşk demektir.
*Her ne için olursa olsun yeni başlangıçlar için ideal bir mevsimdir tabiki kıymetini bilene .:)
Şimdi başlığa bakıp Farmau şaşaladı mı nedir demeyin,demeyiniz olur mu?Zira yaklaşık 10 aydır İstanbul'da yaşayan bir göçen olarak bu kafa karışıklığı normaldir.Efendim mandalar genel olarak ikiye ayrılıyor.Asya ve Afrika mandası olarak.Asya mandasının diğer adı "Camuş" dur ki İç Anadolu'da ve belki pek çok bölgede şöyle iri kıyım,boyu posu kadar da görgüsüzlüğü olanlara takılan bir lakaptır.Hoş değil evet ama hak etmemek lazım...Nerde kalmıştık Asya mandaları evcilleşmeye hem daha yatkınlar hem de sahiplerine bağlanıp kalırlar.Bir yere ayıramazsınız yani yanınızdan.Afrika mandaları ise saldırgan,tehlikeli ve vejateryan olurlar.Asya mandalarınında et yediğini zannetmiyorum ama herneyse.Bizi ilgilendiren zaten Afrika mandaları değil tabiki Asyalı olanlar.
Manda kabiliyetliler diye tabir etmeyi çok çok çok yerinde bulduğum bir tür insanoğlu var.Hatta bazıları biraz daha azmetse manda ötesi bile olabilir.O derece yani.Şimdi bu tipleri daha yakından tanımak açısından bir örnek verelim.
-Ya kızım ne bu böyle moruk dolu
-şşşt hasta onlar da
-bende neden çürük kokuyor diyodum
-hoooo hoooohhh hooooo (hayvani bir gülmeyi tanımlayamıyorum malesef)
-ee kızım bunlar ölmüş sayılır boşuna masraf ediyolaaağ
-hıııı hıııvhhhh haaaaahahhaa,
-ayyy bunalar şimdi altına da ediyolardır,temizlesinler valla o kadar para veriyoz...
-hooooo hooooooo
Minik bir örnekti bu hergün daha da fecilerine rast geldiğim.Ancak daha irdelersek manda ruhları daha ne örnekler çıkacak ;
-Mesela mandalar en olmadık,en aciz,en dokunaklı anda gülmeye başlarlar.Gülerler,gülerler,ler,ler... falan sonra bir ara,sinirleri (güya)yatışınca "ay ben böyleyim ne zman birinin öldüğünü duysam ,gülmeye başlarım" gibi saçma sapan kabiliyetlerinin gerektiğince konuşurlar.Manda gibi hantal hücreleri ancak bu kadarını becerebilirler.
-Beyinlerinin tek işe yarayan kısmı ile en kolay becerebilecekleri işi yapıp,çocuk doğururlar,kocalarını yahut işte sevgililerini falan eve veya kendilerine bağlamak için ve sonra manda kabiliyetli bir insandan ne bekleneceğini doğrularcasına o çocukları kaderlerine bırakırlar.
-Ondan bundan gelen üç kuruşla yaşayıp ömürlerinin sonuna kadar el-ense yaparlar ki,bana göre bu elini sıcak sudan,soğuk suya sürmemektir.İsteyen insan bal gibi yardım alsa bile 1-2 lira da olsa kendi parasını kazanabilir.Örnek verelim ;
Bir teyze 50 küsür yaşında,buğün bir işinde yardımcı olduğum için bana "İnşallah 5 çocuğun da senin olur "diye dua etti.Aman teyze demeye kalmadan ayaküstü hikayesini anlattı.17 yıldır başkalarının yardımı ile yaşıyormuş 5 çocuk büyütmüş ,en büyük çocuğu 15 yaşında olduğuna göre,teyze nasıl beslerim düşüncesi olmadan doğurmuş doğurabildiği kadar.Teyzeye bir şey demek mümkün değil ama bu kadarıda fazla değil mi, insan yoksulluğun içine bilerek ve isteyerek neden böyle bir şey yapar ki,tek neden çoğalmak mı? Bence değil,neyse uzatmayayım.
-Manda dişi olduğundan olsa gerek güzel olmasa bile yine süslüdür az çok,boynuzlar felan...Çok paralı olduğu her halinden belli,çok süslü ,çok çok bakımlı,5 üzerinden 5 verilebilecek kadın mükemmelikte görünen ancak ve ancak işte ne yaparsa yapsın örtemediği manda kabiliyetini her yerde ortaya çıkaran,mesela ;süpermarket kasasında 10 dakika poşet açmak,5 dakika kredi kartını aramak,15 dakika da kasiyer ile kavga etmekle meşgul olurlar.
-Tüm kainat manda kibiliyetlilerin emrindedir zaten,siz onlara hizmet etmek,onları beklemek,onlara tevazu göstermek,onlara bırakın küçük dağları ortancaların bile onların olduğunu hissettirmek zorundasınızdır.
Manda kibiliyetliler tabiki burda bitemez ama baktım anlattıkça yazı uzuyor,başka bir zaman devam ederim çünkü örnek öyle bol ki.
Kısmette bu mevzuda yazmak da varmış.Velhasıl damlaya damlaya göl olur misali biriktir,biriktir bir yere kadar canım...Aslında mevzuya şöyle bir başlık atabilirdim "Ruhsuz Kadınlar&Mutlu Erkekler" veya "Etkilenler Etkileyemezler mi?
Şahsen hiç izlememiştim bile ama her hafta izle izle izle diye tutturan fanatiklerine ve ertesi gün mevzunun pek uzağından kalma muzdaribi olunca ,izleyelim bakalım dedik."Asi" dizisinden bahsediyorum.Hani esas kız hep bakıyor,bakıyor,bakıyoor,sonra bir de esas oğlan var ; o da bakıyor,bakıyor,bakıyoor .Esas kız yani Asi kasım kasım kasılıp ,dik dik ,gururlu gururlu nasıl bakıyor kameralara,ahh işte tam aşık olunacak kadın diyosun,yani diyor izleyiciler...Nasıl etkileyici ama asla etkilenmeyen ,etkilense bile belli etmez bir tip ki çok fena.Dizi işte yoksa gerçek hayatta nerde ,üç gün kasılamaz en fazla...
Aslında ilgimi çeken bir nokta daha var ,o da şudur ki; 90 dakika bu kıza bakmaya doyamayan esas oğlanın durumu çok fena.Bakma var bakma var derler ya, bir bakıyor delip geçiyor kızın tenini sanki...Tamam kız çok güzel yani bakarken insanın içi eriyor falan da esas oğlan ne yapsa yaranamıyor kıza.Bir de kız yağmur yağdığında daha bir güzelleşiyor ama tam da işte burda kadın izleyicilere bir haksızlık yok mu? Bence var; Şakır şakır yağan yağmurun altında ıslansa eses oğlan siyah tişörtü ile sonra o uzun uzun bakmalrı eşlik etse dizinin müziğine ,içimiz erise...erise...(hak ettik ama bunu biz kaç dölümdür ) Esas kız da bu görüntüden etkilense ve baksın artık şu çocuğun gözlerine adamakıllı değil mi? Yoksa bitmeyecek bu dizi kaç sezon biliyorum...Ancak Asi o arada kasılmakla meşgul ,muhtemelen durum kontrolü yapıyor ,kaç bakımlık tutabilirim kendimi diye...
Asi kızlar etkilenmez diye bir kural mı vardır.Hayır etkilenir ama belli etmez.Asi kızlar zaaf gösteremez ! erkeklere bile.Esas oğlana biraz yüz verse ne olur,e gelecek bölüm heyecan olmaz.
Ben ne anlatacaktım,nereye gitti yazımız.Olsun arada bir de böyle takılmak lazım.

Beni bu ağaçlar büyülemedi,
Ölülerden beslenen hayaletli ağaçlar...
Bazen öykündüm onlara ama
Şarkılar söyleyince geçti...
Ne zaman boyasam gözlerimi,
Kirpiklerim ıslandı...
Dudaklarımda yeni harita isimleri,
bedenim bölük pörçük oldu....
Düştüğüm zamanlar dizlerim kanadı sadece
ve
sadece sevindiğim zamanlar gözlerim parladı...
Su yosunlarına,
büyük dağlara ,
uçsuz ovalara,
gri sokaklara
ve
avare şehirlere
hayrandım hep ...
Borcumu ödermiyim bilmiyorum
okyanuslara ,
çam ağaçlarına
sırtımı kollayan ağaç kabuklarına
ve pencerelerin ardında mutlu bir kukla yetiştirmeyen anneme...
2007 Altın Örümcek Blog Ödülünü sevgili Cenk'in bloğu CafeFernando kazanmış.Takip ettiğim bir kaç yemek bloğundan birisi olan CafeFernando'yu bir kez daha tebrik etmek istedim buradan.Kalitelinin ve emeğin karışımına bir fiskede samimiyet eklediğimizde ortaya böyle güzel başarılar çıkıyor.Tabiki heyecan bitmedi 2008 Blog Ödülleri var daha sırada.Bakalım neler neler olacak merakla beklemekteyim.
Bak Dergisi'nin 11.sayısı çok ilgi çekiciydi o yüzden biraz bahsetmek istiyorum.Neredeyse tüm görsel sanatlar için birşeyler bulabileceğiniz dergide,çok ilgi çekici röportajlar var.Mesela dikkat çekici röportajlardan biri "Bir fotoğraf ,tamamlanmamış bir cümle gibi olmalıdır" diyen ve çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğim Philip Taledano.
Tam 335 sayfa olan dergi ,dolu dolu içeriği ile görsel sanatlar adına doyurucu bir e-dergi sunuyor bize..Sayfalar arasında gezinirken insanoğlunun hayal gücü karşısında hayretlere düşebiliyoruz.Gelecek sayının konusu Kırmızı olmuş,harika bir sayı daha bizi bekliyor anlaşılan...
Bütün çabam sana benzemek içinmiş bir zamanlar ,yeni farkettim.Biraz önce yani ya da bilemiyorum zaman kavramıyla pek aram yok son zamanlarda, saç tokamı arıyordum,ıvır zıvır kutularının içinde ,elime birden o fotoğraf geldi,işte o zamandan beri diyelim.
Bir masa,üzerinde beyaz bir örtü ve muhtemelen keten kumaştan dikilmiş,üzerinde bir çay bardağı var sana ait,bir de soda bardağı bana ait,bir kaç tabak içinde atıştırmalık bir şeyler ve çay termosu:Herşey öylesine bırakılmış gibi masanın üzerine,bir kayıtsızlık hali dışında sanki,doğal içerikten beslenmesi için yahut sıcak havanın verdiği vehametten kaynaklanan sıradanlık,zaten masanın üzerindekilerle ilgilenmediğimiz o kadar net farkediliyor ki...
Fotoğrafın açısına göre tam karşıda küçük bir şelale görülüyor,sakin sakin,kendi kendine akıyor.Sanırım o anın en gerçek melodisi ona ait.Sakinliğin verdiği erdemi bünyesin hazmetme oranı öyle yüksek ki,tek bir bakış bunu farketmek için yetiyor.Dallar eğilmiş sulara doğru,çalı çırpı var etrafında ama haşmetinden sual olunmayacak kadar göz dolduruyor o sular.Doğanın enfes lezzetleri karşısında aciz kalan insanoğlunun bulduğu bir dil olan fotoğraflama ne kadar anlayabilirdi ki şelale'nin dilinden.
Zaten sen de ona bakıyorsun ,bana değil.Öyle bir dalıp gitmişsin ki,gergin çzigilerin hiç ayrılmadığı şakaklarında bile bir ferahlama görülüyor.Saçların rüzgarın ,biraz da sıcağın etkisiyle biraz karışmış,ah sanırım ilk kez bu fotoğrafa bakarken farkediyorum ama sanki ara ara kırlar düşmüş saçlarına.Senin yaşlı bir adam olma ihtimalin içimi bu kadar burkmalımıydı,bilmiyorum...Kalabalıklar içinde kendi halinde yaşlı bir adam.Neyse masaya yan oturmuş olduğundan olsa gerek,sağ dirseğini masaya dayamış,o anın dışında herşeyi bir kenarda bırakmış,gözlerini hafif kısmış öyle bakakalmışsın.Allahım nasılda biliyorum ben bu bakışların ne anlattığını,ne demeye çalıştığını,hiç bir söze hacet kalmadan çözebiliyorum.
Çünkü sen o doyumsuz manzara karşısında ,dilin tutulmuş,nefesin kesilmiş,gözlerinin esiri olmuşken ben sadece sana bakıyorum,ne bir bakış kayması var,ne başka bir düşünce okunuyor gözlerimden.Sadece sana bakıp ,seni düşünüyorum,senden gelecek bir cümleyi bekler gibi,senden gelecek bir bakışa cevap hazırlar gibi sadece sana bakıyorum.Senin varlığının bir parçası,bir benzeri olabilemek ne de çok şey ifade ediyordu bir zamanlar.Bir kaç zaman sonra anladım ki sen ve ben olunmaz ancak ve ancak bizi hedef edinenler başarıya ulaşırlar.
Bir insana hayran olmak ve onun gibi olmak istemek kadar masum değil elbette isteğim. Sen gibi olduğumda senin herşeyin olacağımı düşündüğüm için sonumuz bir hayalkırıklığından öteye gitmemişti.Çünkü sen kendini hiç sevmezdin.
Fotoğraflar önsözü gibidir anıların ve belki de bu yüzden bir gülümseme yerleştiririz dudaklarımıza objektife doğru her bakışımızda.
2008 Blog ödülleri heyecanı başladı.Bloglardan ve tabiki Cisday'dan okuduğumdan beri ne olacak ne bitecek çok merak ettiğim keyifli bir o kadar heyecanlı olan bu yarışta, oy veren olmak bile harika :)15 Nisan'dan sonra başlayacak oylamaların kıran kırana geçeceği malum.Aday olacak herkese şimdiden başarılar diliyorum.

Never kiss a Frog! gerçekten çok eğlenceli bir kitap.Geçenlerde elime geçen ve okurken kah kıkır kıkır gülmeme sebeb olan,kah yok artık bu kadar da değil dedirten aslında biraz da sevimli bir kitap.Erkeklerin göl kıyısında avlarını bekleşen sefil kurbağalar olduğunu düşünen ve onları traji-komik pek çok kategoriye ayıran Marilyn Anderson,basit ama eğlendiren bir kitaba imza atmış.Okuyup geçmek için hiç de fena sayılmaz.

Hep aynı yıkıntıların etrafında dolaşıyorsun
bilmezmisin ki
göç
aslolandır....
Yitip gitmek bir de....
Yalnızlık yıkılmış bir evden daha mı kötüdür
yahut
kan dökmeden savaşanlar
daha mı az can acıtır plastik mermili nöbetçilerden...
Bir film izliyorsun sanki
hangi tür olduğunu pek çözemediğin
replikleri bolca makaslanmış....
Biliyorum günlerdir
gözlerinde bir oturma odası hüznü,
demli çaylardan arta kalan
süzgeç kiri gibi
torulaşmış
acılaşmış
....
Hayat bu aslolan gitmeyi bilmektir.
Tymphony – Hayat bu
Kaç gündür yazayım deyip duruyorum ama bu akşam kısmetmiş.Size biraz Tymphony den bahsedeyim.Ama önce biraz dinleyin şuradan bence daha sonra okursunuz beni.
Kız çok sıkılmıştı hep aynı türleri dinlemekten,kulakları yeni bir melodi ,yeni bir ses arıyordu.Bir gece yarısı Last Fm de gezinirken Tymphony denk geldi.Sonra kelimeleri geri geldi yanına,sonra blogunu tekrar açtı,ikinci albümü de ilk dinleyenlerden olunca keyfi pek yerine geldi.Latife bir yana Tymphony Selim Yörük'ün bir projesi,bir kaç defa dinlediğiniz de farkedeceksiniz ki melodiler öyle sarıp sarmalıyor ki insanı,benim gibi grupta başka kimler var diye sorabilirsiniz.Cevap bu melodiler Selim Yörük ile bilgisayarının marifetleri...:)İki albümde dolu dolu,her parça dinlenesi,edinilesi ki zaten hepsini ücretsiz bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
İlk albüm "Aptal meleklerin işe yaramaz kanatları" içinde en sevdiğim parça "Sen ben ,sen ben"
İkincisi "Sevilmek Marifetmi ki "Hayat bu" ve " Pek mutluyum."
Küçük bir de öneri verelim hemen.İşten yorgun argın eve geldiniz diyelim yahut sabah mahmurluğunuzu atmanız gerekiyor,hemen açıyorsunuz "Pek mutluyum"u ,nasıl keyifli nasıl kıpır kıpır bişi anlatamam :)
Teşekkürler Selim Yörük,teşekkürler Tymphony sayesinde tanıdığım güzel insanlar...
Günlerdir medyada,haber sitelerinde,forumlarda,bloglarda,sokakta,minibüste ,otobüste ve de msn muhabbetlerinde süren tartışma nihayet sona erdi.Son günlerin en çok tartışılan mevzusunun sorusu "Memati yaşayacak mı? idi.Diziyi tek bir bölüm izlemeyenlerin bile gözlerine,gönüllerine dikte edilen bu sorucağızın cevaı nihayet verilmiş.Evet evet Memati yaşıyormuş ,ölmemiş,ah ne kadar mesudum anlatamam !!!
Konu neden burdan açıldı anlatalım ilk önce:
Msn muhabbetinde arkadaşınızla aranızda aynen şu konuşma geçer;
-Ya çok merak ediyorum ben :(
-Neyi,noldu
-Mematiyi tabiki,ölecek mi yoksa?
-Memati mi ? oda kim,ben tanımıyorum senin o arkadaşını
-Ya Polatın kankası var ya kızım,püfssss
-hey allam,ben de ne diyor diyorum
iyi geceler diyeyim ben sana belki görürsün rüyanda mematiye ne olacak :9
başka bir muhabbet
- ağlama canım ya kıyamam ben
-ne ağlaması yaf:) hem bak ne dicem ben sana
-ya pardon Polat memati öldü die alıyoda,üzüntüden ne yaptını biliyomu ben :((
-kim öldü,noldu?anlamadı ben
-kıızım bizim Polat
-hahaa evet evet tanıdık şu kankimiz mafya babası olan Polat
komikmisin sen yaf :)
...
Sonra sabah minibüse binersiniz ,topu topu 8 dakikalık minibüs yolculuğunuz da ön sırada oturan 20 yaş altı gençler aralarında hararetli hararetli tartışmaktadırlar.
-olum olmaz öle şey be,memati ölürse dizinin tadı mı kalır,cıks bence öldürmezler
-bence ölecek olum hakan onu sağ bırakırmı sence
-ya bi git be,bak şuraya yazıyom ,öldürmezler
-aslında baş rol oynuyo ama bilmiyon mu baronu nasıl çıkardılar diziden
-Hem memati taş gibi adam öle hakanın işkencelerine teslim olmaz hemen
-olum heralde döverek öldürmez,sıkar bi tane olur biter
-... (böle devam eder gider)
Daha bunun gibi pek çok replik ve daha ne ararsanız bulabilirsiniz,perşembeleri asla dışarı çıkmayanlardan,perşembe akşamı telefonunu kapatanlar kadar ,kutsal perşembe için gün sayanlardan ,çakma Polat havasında kıçı kırık yeni yetmelere kadar pek çok kesim yüzünden ilgilenmesenizde,izlemesenizde dizi hakkında herşeyi biliyor oluyorsunuz.En azından Memati ölecek mi? ölmeyecek mi? sorusuna yanıt verebilecek kıvama geliyorsunuz.Bu dizi bu kadar çok konuşulurken muhtemelen yapımcıları bir 5 yıl daha ekmek yerler bu işten.

Nisan geldi ama hala havalar buz gibi.Üşümesi hiç geçmeyengillerden olduğum için sanki daha fazla üşümeye başladım son günlerde.Biraz önce dilime sevdiğim şarkılardan biri takıldı :) Bir nisan yağmurunda diye başlayan hani.Gelecek günler ne gösterir bilmem ama benim için yoğun bir ay başladı ve bir kaç ay daha böyle devam eder diye düşünüyorum.Hayat koşuşturmacası işte.Herşey bir yana tam da Nisan yağmurlarını beklerken şu güzel sesi dinleyelim bence :)












